Yapay Bedenler

Size de olur mu bilmem: Sıcak bir şeye, ocağa ya da tavaya dokunduğunuzda çok kısa bir an, “Eyvah,” diye düşünürsünüz, “şimdi elim yanacak,” ve ardından acıyı hissedersiniz. Çakan bir şimşeğin gürültüsü gibi acının parmağınızdan beyninize ulaşmasını beklersiniz. Ölmek de onun gibi. Öleceğimi anladığım andan kendimi kaybettiğim ana dek içimde benzer bir duygu vardı: “Biraz sonra öleceğim.” Otomobil dönemeci alamayıp balıklama atlayan bir yüzücü gibi yavaş yavaş öne eğilir, kayaların denizden başlarını çıkarmış sere serpe uzandıkları sahile uçarken acının gelmesini, beni bulmasını bekledim.
Hiçbirimizin sesi çıkmadı, filmlerdeki gibi çığlık atanımız olmadı. Ayça’nın elimi sıktığını, ön camda denizin gittikçe yaklaştığını, düşerken lunaparktaymışım gibi midemin kalktığını hatırlıyorum. Çarptığımız zaman müthiş bir ses çıktı; duydum. Ağzıma deniz suyunun tuzlu tadının geldiğini hatırlıyorum, ama yanılıyor, yakıştırıyor da olabilirim. Acı hissetmedim; beyin sanki başedemeyeceği kadar korkunç bir durumla karşılaşınca kendini devreden çıkarıyor. Yani merak ediyorsanız—çünkü bu bana en çok sorulan sorudur—Hayır, ölünce insanın canı çok acımıyor.
Çocukken geceleri uykuya dalmadan önce en son hissettiğimi hatırlayabilmek için kendi kendime düşünürdüm: “Şimdi uyanığım,” “şimdi uyanığım.” Sonra bir bakardım ki ertesi sabah olmuş. Uçan otomobilin içinde, “Biraz sonra öleceğim,” “biraz sonra öleceğim,” diye aklımdan geçirirken gerçekte, “Şimdi yaşıyorum,” “şimdi yaşıyorum,” demek istiyordum. O düşünceyi oluşturamadığım an ölmüştüm.
Ardından olanları gazetelerde okumuş, hakkımda yapılmış onlarca televizyon programından en azından bir tanesini izlemişsinizdir. Arkadaşlarımın aksine beni hurda olmuş arabadan çıkardıklarında kalbimin hâlâ attığını, ambulansla Antalya’ya, oradan uçakla İstanbul’a getirdiklerini, hastanede günlerce komada yattıktan sonra iyileşme, tekrar ayağa kalkma ümidim olmadığı kesinleşince bedenime kablolarla, tüplerle, borularla bağlı makinelerin fişten çekildiğini, ailemin onayıyla kalbimin, böbreklerimin insanları hayata döndürdüğünü, gözlerimin bazılarına tekrar dünyayı gösterdiğini okumuş, izlemiş, en azından duymuşsunuzdur. Prof Dr Mithat Sayar’ın araştırmaları için beynimi istediğini, kafasının içinden beyni, gövdesinin içinden organları çıkarılmış bedenimin pazar kahvaltısında yenmiş rafadan bir yumurta gibi boş bir kabuk olarak toprağa verildiğini duymuş, cenaze töreninin fotoğraflarını görmüşsünüzdür.
Mithat Hoca kafatasımı bir ceviz gibi ikiye yarıp beynimi çıkarınca gördüğünüz, koruyucu sıvıyla dolu bu tankın içine koydu. Bedenimden ayrılmış beynim için gereken temiz kanın dolaşımını sağlayan makinenin tüplerini onu besleyen damarlara bağlayınca beynim çalışmaya devam etti. Sayın misafirlerimiz, sayın dinleyiciler; konuşmamdaki muğlaklığı hoş görün ve benim bilgisizliğime verin; Mithat Hoca yaptığı ameliyatı benden sonra detaylı olarak tüm Latince tıbbi terimleriyle anlatacak.
Bedeni, duyuları olmadan sıvı dolu bir tankın içinde yüzen beyin rüya gören bir insan gibi. Hiçbir şeyi görmüyor, duymuyor gerçekte; ama gördüğünü, duyduğunu hayal ediyor. Yürüdüğünü, koştuğunu sansa da ayakları yok. Bedenimin dışında geçirdiğim o ilk günleri, haftaları rüyalarla dolu uzun bir uyku olarak hatırlıyorum: Bazen çocuk oluyorum tekrar; ilkokuldayım, teneffüste, siyah önlüğümle; ya da adada faytona biniyoruz, güneş gözümü alıyor. Çoğunlukla kâbusa dönüyor rüyam. Lokantadayız yine. Güneş yavaş yavaş batıyor, restoranda lâmbaları yakıyorlar. Ayça türkuaz tişörtünü giymiş, saçlarını arkadan bağlamış. Bellek en basit ayrıntıları saklıyor, nasıl seçiyor bilmem, çizgi roman gibi iki, üç kareyle anlatıyor bir akşam yemeğini. Dönüşte Selim arabayı kullanmak istiyor; peki, diyor, anahtarları veriyorum. Zeynep yanına, öne oturuyor, biz arkaya. Anayola çıkınca Ayça uzanıp elimi tutuyor. İki büyük farıyla otobüs dönemecin ardından belirince çığlık atmak istiyorum, atamıyorum. Selim direksiyonu kırıyor ama çok geç. Öne doğru düşüyoruz. Midem kalkıyor. Deniz gittikçe yaklaşıyor. Otomobil çarptığında patlıyor sanki. Bedenim olmadığından uyanamıyorum. Uyandığınızı nasıl anlarsınız? Gözlerinizi açar, kollarınızı oynatırsınız. Bedeni olmayan bir beyin nasıl uyanır?
Mithat Hoca ve asistanları, beynimin çalıştığına emin olduktan sonra sabırla küçük ışık duyargalarını birer birer görme korteksimdeki nöronlara bağladılar. Önceleri yalnızca ışık noktaları görüyordum, onları birleştirip insanları birbirinden ayırt edebilmem, nesneleri tanıyabilmem altı ay, okuyabilmem sekiz ay sürdü. Yine de şimdi gördüğüm dünya eskiden hatırladığım dünya değil. Yeniden görmeye başladıktan sonra kendi fotoğraflarımdan birini bana gösterdiklerinde, “Bu ben miyim?” diye sordum, aynaya bakıp ilk defa kendini fark eden küçük bir çocuk gibi. “Bu ben miydim?” diye sormalıydım tabii. Şimdiki ben gördüğünüz içi sıvı dolu tank içindeki beynim. Sizler şu an bu önemli günden dolayı onu, benim yeni halimi görebiliyorsunuz, ama öteki zamanlar üstüm örtülü. Rahatsız oluyorum çünkü. İnsanın giyinmesi yalnızca soğuktan korunmak için değil; kendini, kendi kırılganlığını gizlemek için; utancından biraz da. Bir keresinde Mithat Hocanın asistanlarından Hale Hanım eski vesikalık fotoğraflarımdan birini yapıştırdı tankın üstüne, ama çıkarttırdım; ben o değilim artık.
Tekrar görmeye başladığım o haftalarda kolumu hareket ettirmeyi de öğreniyordum. Motor korteksimde sağ kolumun kas gruplarını denetleyen nöronlarımı bir robot kolunun eklem sürücülerine bağlayan sevgili doktorlarım bana dış dünyayı görmek yanında onunla etkileşmek becerisini de verdiler. Çünkü bir şey yapamazsanız görmek faydasızdır. Robot kolumla ilk başta bir karatahta üzerinde elimi yukarı aşağı, sağa sola götürebiliyordum. Hale Hanım tahtaya alfabeyi yazmayı düşünüp ben çelikten elimle harfleri tahta üzerinde arka arkaya seçerek sözcükleri oluşturduğum, ve bu şekilde yeniden konuşabildiğim zaman kendimi kazadan sonra ilk defa mutlu hissettim.
Sayın yöneticiler, bilim insanları, politikacılar, basın mensupları; Yapay Bedenler Araştırma Merkezimizin yeni binasının açıldığı bu günde Merkezin bundan sonra birçok kişiye sağlayacağı olanaklardan ilk defa yararlanmış biri olarak, o ilk aylar boyunca tüm yaşadıklarımızı, başarılarımızı, nadir de olsa hayal kırıklıklarımızı anlatmayacağım; ama o günden bu güne hem benim becerilerim, hem de beynime bağlı elektronik ve mekanik sistemler gelişti, hassaslaştı. Artık iki kolum, hastanenin düz zemininde daha rahat ve hızlı hareket etmek için tekerleklerim var. Korteksime bağlanan mikrofon ve elektronik devreyle duyabiliyor, konuşma korteksime bağlı başka bir devre ve hoparlörle konuşabiliyorum. Önceleri konuşma sentezleyen yazılım başkasının sesiyle programlandığı için çekiniyor, fazla konuşmuyordum. Sonra Hale Hanım yıllar önce mezuniyet töreninde lise birincisi olarak yaptığım konuşmanın kasetini annemden alınca ses örneklerim yazılıma aktarıldı. Şu an duyduğunuz o ses; genç bir lise mezununun biraz heyecanlı, biraz telaşlı, tereddütlü sesi.
Siz orada oturmuş beni dinlerken önünüzdeki sahnede tekerlekleri üzerinde sağa sola giden, kollarını konuşurken yukarı aşağı sallayan mekanik bedenimle arkada, yüzgeçsiz, kuyruksuz iri bir balık gibi akvaryumunda yüzen beynim arasında telsiz iletişim var. Bedenimin üstündeki kameranın, mikrofonun algıladığı veriler radyo sinyalleri ile beynime ulaşıyor, işlendikten sonra nöronlarımın sinyalleri yine radyo dalgalarıyla mekanik bedenime gidiyor; ses oluyor hoparlörden duyuyorsunuz, ya da kollarımı, tekerleklerimi hareket ettiriyor. Kutsal kitaplarda insan ölünce ruhu bedeninden ayrılır, göğe yükselir, bedeni yok olsa da ruhu var olmaya devam eder, denir. Eğer ruh beni hareket ettiren güçse, eski bedenim toprağın altında çoktan çürüdü, ama ruhum radyo sinyalleri olarak havada, gökyüzünde dolaşıyor.
Bazen insanlar bana en zor soruları, kimsenin çözemediği matematik problemlerini soruyor, ama ben başkalarından daha zeki değilim. Uzuvlarım mekanik ve elektronik, ama insanım. O ilk yılda yapay bedenimi kontrol etmeyi öğrenene dek çok çalışmam gerekti. Benim için akşam, hafta sonu, tatil yoktu. Saatlerce, günlerce, haftalarca mekanik kollarımla nesneleri tutmak, kaldırmak, çevirmek için denemeler yaptım, tekerleklerimle etrafa çarpmadan hareket edebilmeyi öğrendim.
Özellikle ilk yılımda Hale Hanım da her gün, hafta içi, hafta sonu demeden, çoğu zaman geceleri de, saatler boyunca benimle ilgilendi. Birlikte o kadar çok zaman geçirdikten sonra, eğer deyim yerindeyse, kalbimde özel bir yeri olması normal. Kolumu ilk defa birkaç santimetre hareket ettirdiğimde, ilk defa kırmadan bir bardağı tutup kaldırabildiğimde, ilk harflerimi seçip ona, “Merhaba,” diyebildiğimde, ağzımdan ilk çıkan sözcükte Hale Hanımın da benim kadar sevindiğini görmek, bilmek bana o günler, haftalar, aylar boyunca ne kadar güç verdi size anlatamam.
Evet, akşamları ben de uyurum. Uyku yalnız beden değil, beyin için de gereklidir. Tekerlekli bedenimin aküleri şarj olur, beynim uyanık olduğundan daha sakin yüzmeye devam ederken beni gece gündüz izleyen asistanların dediğine göre rüya gördüğüm, nöronlarıma sürekli kulak kabartmış, her duyduğunu kaydeden bilgisayarın ekranında yukarı aşağı inen çizgilerden belli oluyormuş. İlk zamanlar rüyalarımda hâlâ eski bedenimin içindeydim; yürüyor, görüyor, arkadaşlarımla konuşuyordum. Kâbuslarım da o bedenin, o hayatın korkularıydı; yüksek yerlerden düşüyor, kalabalıklar içinde kendimi çıplak buluyor, hazır olmadığım sınavlara giriyordum. Kazadan yaklaşık bir yıl sonra ilk defa rüyamda kendimi yeni halimde gördüm. Rahmetli babam ben lise birdeyken ölmemiş ve hâlâ hayattaymış, beni ziyarete gelmiş. Kameradan gözüm, mikrofondan kulağımın karşısında, eli beynimin bulunduğu tankın üstünde, “Sevgili oğlum,” diyor bana. Mithat Hoca rüyamda beni babama övüyor, “Çok kısa zamanda bütün aletlere kumanda etmeyi öğrendi,” diyor. Babam yanında, memnun başını sallıyor. “Öyledir Mete,” diyor, “çocukken okumayı da bütün akranlarından önce sökmüştü.”
O ilk rüyadan birkaç hafta sonra kendimi yapay bedenimle hayal ettiğim ilk kâbusumu da gördüm. Akvaryumumun bir köşesi delinmiş, beynimi koruyan sıvı damla damla akıyor. Tankım yavaş yavaş boşalır, beynimin kıvrımları birer birer ortaya çıkar, tavandaki floresanların sıcağıyla kurumaya başlarken bütün çabalarıma rağmen hoparlörlerimden ses çıkmıyor, robot kollarım oynamıyor. Rüyamda Mithat Hoca, Hale Hanım ve öbür asistanlar bir kapının ardında otururlarken beni duymuyor, fark etmiyorlar. Uyandığımda bedenim her zaman durduğu köşeden odanın ortasına kadar gelmiş, kenarları duvarlara çarpmaktan zedelenmiş, aküsünü şarj eden fiş prizden çıkmıştı.
Ama rüyalarımın çoğu sakindir. Rüyada insan kendi başına senaryolar yaratır, planlar yapar. Etrafına dizdiği plastik bebeklerine küçücük bir biberondan hayali mama yedirirken anne olmayı öğrenen küçük bir kız çocuğu gibi ben de rüyalarımda yapay bedenimle bazıları mutlu, bazıları korkutucu senaryoların kahramanlığını yaptım. Beynimi besleyen makineler yüzünden hiç ayrılmadığım bu hastaneden dışarıya çıktığımı, beynimin bir kamyonetin arkasında Boğaz sahilinde dolaştığını düşledim.
Birkaç ay önce beni çok etkileyen başka bir rüya gördüm. Hale Hanım uzmanlığını tamamlamasının ardından Mithat Hocanın yanından ayrılıp Ankara Üniversitesi’ndeki yeni görevine başlayalı üç, dört hafta olmuştu. Rüyamda Hale Hanım İstanbul’dan Ankara’ya giderken yolda bir trafik kazası geçirmiş ve bedenini kaybetmesine rağmen beyni sağlam kalmış. Rüya bu ya; Hale Hanımın beynine yer bulamadıkları için onu da yanıma koyuyorlar, aynı akvaryumu paylaşıyoruz. Hale Hanım bugün yine aramızda; bu tören için Ankara’dan geldi. Oradaki çalışmalarını hızla tamamlayıp Doçentliğini aldıktan sonra tekrar Merkezimize döneceğini ümit ediyor, o günü dört gözle bekliyoruz.
Belki dikkatinizi çekmiştir; biraz önce konuşurken, “nöronlarıma sürekli kulak kabartmış, her duyduğunu kaydeden bilgisayar”dan bahsettim. Mekanik bedenim bana yapay-doğal farkını unutturuyor çoğu zaman. Yapay bedenli bir insan olmayı kabullendikçe (hem bilinçli olarak, hem de bilinçaltımda, rüyalarımda) makineleri de insanlaştırıyorum. Birkaç hafta önce yeni bedenim geldi. Dengesi, kontrolü çok daha iyileştirilmiş. Mikrofonu ve kamerası daha hassas. Şaşıracaksınız belki ama yeni bedenim beni değiştirdi; daha atik, heyecanlı, aceleci yaptı. Hareketlerimi hızlandırmakla kalmadı; yeni bedenimle daha açık, ümitli, konuşkan, girişkenim. Gençleştim sanki. Artık sabahları uyandığımda kendime beden seçiyorum. Bazen ağırbaşlı, sakin eski bedenimi alıyorum, bazen çevik, delikanlı yenisini. Bir aktör gibi bir rolden diğerine geçiyorum; aktör rolüne uygun makyaj ve kostüm seçer, ben bedenimi bile değiştirebiliyorum.
Akvaryumunda yüzen beynimi, yalnız başına odasına kapanmış, masasında yazarken kendisinin dışında dünyalar hayal eden bir yazara benzetiyorum bazen de. Beynim düşününce mekanik kollarım, bacaklarım oynuyor, yazar düşündüğünde hayalinde karakterlerin şöyle ya da böyle davranması gibi. Zaten yazarın yarattığı her karakter beyniyle kendine biçtiği yeni bir beden değil midir? Binbir Gece Masalları’nda Şehrazat, her gece, gün doğana, ışık sarayın perdelerinden içeri vurana dek masal anlatır. Masal anlatırken mutluluğu bekler. Beyni sarayda, Şehriyar’ın yanında yatmaya devam ederken, her masalda kendine yeni bir hayat, yeni bir beden seçer. Şehrazat’ın kendisi de bir masal kahramanıdır. Anlatırken bazen Sinbad olur, bazen bir dev, sonra bir prens. Gece olup yükler indirildikten, hayvanlar ahırlara çekilip yemlendikten sonra ateşin başında toplanan kervancılardan biri konuşur önce, sonra söz başkasına geçer. Alâettin lâmbayı ovuşturur, çıkan cin kendi hikâyesini söyler. Kırk haraminin kırk ayrı hikâyesi vardır. Tüm masalları Şehrazat anlatır. Canını kurtarmak için Şehriyar’a anlatır diye biliriz, dinleyen sıkıldığında anlatan ölecektir; ama esasında Şehrazat masalları biraz da kendine anlatır. Sarayın odalarından birinde karanlıkta, yanında yatan Şehriyar belki birkaç cümle dinledikten sonra arkasını dönmüş çoktan horlamaya başlamışken, Şehrazat’ı, o bedensiz ilk beyni, kimse dinlemese de, boşluğa konuşurken, zihninde denizler, ülkeler aşarken, prensini bekleyen bir prenses, kaderini ararken çöller aşan bir bedevi, ya da geceleri şehrinin sokaklarında kılık, yani beden, değiştirmiş dolaşan bir halife olduğu hikâyeleri söze dökerken hayal ederim. 
Sayın misafirler; konuşmamı tamamlarken hepinize Merkezimize verdiğiniz destek için teşekkür ediyor, sözü Mithat Hocaya bırakıyorum.